İçeriğe geç

Kişileştirme nasıl bulunur ?

Kişileştirme Nasıl Bulunur? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden

Kişileştirme Nedir?

Kişileştirme (veya personifikasyon), edebiyatın ve dilin en güçlü araçlarından biridir. Bu edebi teknikte, insan olmayan bir şey, insan özellikleriyle donatılır. Mesela “Rüzgar, geceyi kucakladı” cümlesinde olduğu gibi, rüzgar bir insan gibi davranıyormuş gibi anlatılır. Ancak kişileştirme, sadece edebiyatla sınırlı değildir; aynı zamanda toplumsal yapılar, medyada yer alan temsil biçimleri ve hatta sokakta gördüğümüz insan davranışlarında da karşımıza çıkar.

Peki, toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet açısından kişileştirmenin nasıl bir yeri var? Hadi gel, bunu biraz daha derinlemesine inceleyelim.

Toplumsal Cinsiyet ve Kişileştirme

Toplumsal cinsiyetin kişileştirme üzerindeki etkileri çok derindir. Genelde kadın ve erkek figürleri, toplumsal normlara göre şekillendirilir ve kişileştirilir. İstanbul’da, toplu taşıma araçlarında, reklam panolarında ya da sokakta, kadın ve erkek figürlerinin kişileştirilme şekilleri oldukça farklıdır. Kadınlar genellikle duygusal, narin ve başkalarına hizmet eden figürler olarak kişileştirilirken, erkekler güçlü, lider ve bağımsız bireyler olarak sunulur. Örneğin, bir reklamda gördüğümüz kadın, mutfakta yemek yapan, çocuğuyla ilgilenen bir figür olarak kişileştirilirken, erkek ise iş dünyasında başarıya ulaşan, güçlü bir karakter olarak gösterilir. Bu tür kişileştirmeler, toplumsal cinsiyetin ne kadar kalıplaşmış bir biçimde algılandığını gösteriyor.

Bir başka örnek, sokakta yürürken yanımdan geçen reklam afişlerinde karşımıza çıkan kadın figürlerinin, genellikle fiziksel çekiciliklerine ve güzelliklerine vurgu yapılırken, erkek figürlerinin ise başarılarına, iş gücüne ve güçlerine odaklanmasıdır. Bu da, toplumsal cinsiyetin, kişileştirilen figürler üzerinden ne kadar ayrımcı bir biçimde şekillendiğini gözler önüne seriyor.

Çeşitlilik ve Kişileştirme

Toplumsal çeşitlilik, kişileştirmenin önemini daha da artıran bir faktördür. Çünkü insanlar farklı kimliklere sahip olabilirler: etnik köken, dil, cinsiyet kimliği, yaş, engellilik durumu gibi birçok faktör, çeşitliliği oluşturur. Fakat medyada ve günlük yaşamda, bu çeşitlilik sıklıkla yok sayılmakta ve genellikle homojen, tek tip bireyler kişileştirilmektedir.

Örneğin, Türk televizyon dizilerinde, genellikle belli bir etnik kimliği veya sosyal sınıfı temsil eden karakterler öne çıkar. Çeşitli sosyal gruplar, televizyon ve sinemada genellikle stereotiplere dayalı biçimlerde kişileştirilir. Mesela, İstanbul’da oturan bir yabancı işçi, genellikle “garson” ya da “temizlik görevlisi” gibi düşük statülü rollerle kişileştirilirken, yerli bir İstanbul sakini genellikle güçlü, başarılı ve modern bir figür olarak gösterilir. Bu, çeşitliliğin gerçek anlamda yansıtılmadığı ve belirli grupların dışlandığı bir kişileştirme biçimidir.

Bunun sosyal etkisi ise oldukça büyüktür. İnsanlar, medyada gördükleri temsil biçimlerine göre kendi kimliklerini, değerlerini ve hatta beklentilerini şekillendirirler. Örneğin, farklı etnik kimliklere sahip bir birey, medya aracılığıyla kendisini hiç tanımadığı bir rolle tanıdığında, bu, özdeğerine ve toplumda nasıl yer edindiğine dair algısını etkileyebilir. Toplumda çeşitliliğin daha doğru şekilde kişileştirilmesi gerektiği, bu sorunun çözülmesi adına oldukça önemlidir.

Sosyal Adalet ve Kişileştirme

Sosyal adalet bağlamında kişileştirme, özellikle azınlık grupların ve marjinalleşmiş kesimlerin nasıl temsil edildiğini gösterir. Kişileştirme, bir toplumu temsil etmenin yanı sıra, bu temsilin adil ve eşit olup olmadığını da ortaya koyar. Mesela, bir toplumda engelli bireylerin nasıl kişileştirildiğine bakıldığında, genellikle “yardım bekleyen”, “zayıf” ve “bağımlı” karakterler olarak yansıtıldıkları görülür. Ancak bu kişileştirme biçimi, gerçekliği yansıtmaktan uzak ve sınırlayıcıdır.

Bir sivil toplum kuruluşunda çalışırken, engelli bireylerin hayatlarına dair farkındalık arttıkça, toplumun bu bireyleri daha bağımsız, güçlü ve kendi ayakları üzerinde durabilen insanlar olarak görmesi gerektiği kanaatine vardım. Bu, kişileştirmede sosyal adaletin sağlanabilmesi için önemli bir adımdır. Engelli bireylerin hayatlarını anlatan hikayeler, çoğunlukla dramatize edilmiş ve onları sadece zayıf ve yardım bekleyen figürler olarak gösteren bir biçimde kişileştirilir. Oysa gerçek şu ki, bu bireyler güçlü, yaratıcı ve topluma katkı sağlayan kişilerdir. Bu tür stereotiplere dayalı kişileştirmeler, sosyal adaletin önündeki büyük engellerden biridir.

Kişileştirme ve Günlük Hayat

Günlük yaşamda, kişileştirmenin sosyal yapılar üzerindeki etkilerini net bir şekilde görebiliyoruz. Sokakta yürürken, metrobüste ya da işyerinde, bazen kadınların, bazen de çocukların, bazen de azınlık gruplarının nasıl temsil edildiğini gözlemliyorum. Örneğin, iş yerinde erkek çalışanların genellikle liderlik ve yönetim pozisyonlarında olması, kadınların ise daha çok destekleyici rollerle kişileştirilmesi, toplumsal cinsiyet normlarının iş dünyasında ne kadar baskın olduğunu gösteriyor. Bu tür günlük gözlemler, kişileştirmenin sadece medya ile sınırlı kalmadığını, gerçek hayatta da etkilerini sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Sonuç

Kişileştirme, yalnızca bir dil veya edebiyat tekniği değil, toplumsal yapıları şekillendiren, insanları tanımlayan ve bazen de sınırlayan bir fenomendir. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet bağlamında kişileştirme, her gün etrafımızda, sokaklarda, iş yerlerinde ve medyada gördüğümüz figürler aracılığıyla kendini gösterir. Kişileştirmenin toplumsal normlarla ne kadar iç içe olduğunu görmek, toplumun eşitlik ve adalet anlayışını anlamamız için önemli bir adımdır. Bu nedenle, kişileştirmenin ne şekilde yapıldığına ve kimlerin hangi temsillerle yansıtıldığına dikkat etmek, daha adil ve çeşitliliği kabul eden bir toplum yaratmak için gereklidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort bonus veren siteler
Sitemap
ilbet bahis sitesi